“İSLAM MEDENİYETİ TARİHİ” ÜZERİNE NOTLAR: ZEYDAN

 

Giriş

 

Oryantalizm, Batılıların, kendi eğitim kurumlarında Doğu halklarının sosyal, ekonomik, siyasal, dinsel düşünüş ve yaşayış biçimlerini, varlıklarını temellendirdikleri değerleri ve nesneler dünyası ile kurdukları ilişkileri araştırarak yorumlayan bir disiplin olarak inşa etmeye çalıştıkları yapıyı tanımlar. Tarihsel anlamda köklerini ortaçağda aramak mümkünse bile, oryantalizmin kuramsal yapısı, XIX. asrın başlarında, Batılıların, gizemli Doğuya yönelmeleri ve buralardaki zenginliği sömürme yollarını aramaya çalışmaları sonucu oluşmuş olan emperyalist zihniyet yapısının eylemleri ile şekillenmiştir. Sözünü ettiğimiz bu şekillenme süreci ile ilgili kesin bir tarih vermek kuşkusuz mümkün değildir, ancak Napoleon Bonaparte’ın 1798 yılındaki Mısır seferini oryantalizmin ortaya çıkışının temeline oturtmak isteyenlerin var olduğunu belirtmekte fayda var.

Oryantalizm, temel anlamda bir ötekileştirme üzerine inşa edilmiş olduğu için sorunlu bir kavramdır. Dünyayı doğu ve batı olarak iki kampa ayırarak batının uygar ve güçlü, doğunun ise geri ve zayıf olduğunu düşünme eğiliminde olduğundan dolayı objesine önyargı ile yaklaşır. Süje ile obje arasındaki algısal ilişkinin sağlıklı olabilmesi için süjenin değer parametrelerinin nesnel olması zorunludur. Önyargının, öznellikten beslenen bir olgu olarak nesnelliğe hizmet edemeyeceği açıktır. Bu bağlamda, oryantalizmin “eyleyicisi” olan oryantalistin, demagoji yapıyor olmaktan kurtulmak için önyargıdan, yani öznel olmaktan kurtulması gerekmektedir ki, bu durum, temelinde ötekileştirme olan oryantalizm ile oryantalist arasındaki bağıntının sona ermesi anlamına gelir. Bu ise, oryantalisti oryantalist olmaktan çıkarır.

 

Oryantalizm, “öteki” algısı ile yaklaştığı objesini, anlaşılması basit olarak görme eğilimindedir. Bundan dolayı, oryantalistin insana olan bakışı da sorunludur. İnsanı, “bireysel bir gerçekliğe sahip olan” olarak değil, soyut genellemeler ve çoğul tanımlamalarla anlayabileceği bir “şey” olarak görür. Oryantalistin terminolojisinde insan yoktur; Doğulular, Samiler, Araplar, Müslümanlar, Türkler vardır…

Doğu algıları ile genellikle taraflı ve ben-merkezci bir tavrın öncülüğünü yapan Batılıların, oryantalizmden hareketle “anlamayan, ancak anladığını sanan” olduğunu düşünmek doğru değildir. Batılılar, oryantalist algının şemsiyesi altında çok defa Doğuyu, “istedikleri gibi kesip biçmek” faaliyeti içinde olsalar da, kullandıkları bilimsel yöntemlerin anlaşılmaya çalışılması lazımdır. Sonuçta Batılı oryantalistler, filoloji, tarih, retorik, mitoloji, kültür incelemeleri, antropoloji vb sosyal disiplinleri çalışmalarında kullanmışlar, elde ettikleri sonuçlar ve geliştirdikleri yorumlar güvenilir olmasa da, disiplinler arası çalışmanın olağanüstü örneği olan sayısız metinler üretmişlerdir. Bu bağlamda, Doğu entelijansiyası Batılı verileri kabul etmek zorunda değilse bile, oryantalizmin kullandığı bilimsel yöntemleri irdelemek ve bu yöntemleri geliştirerek “kendini tanımlamak” zorundadır. Yaklaşık iki buçuk asır emperyalist Batı tarafından tanımlanan ve siyasal, ekonomik, sosyal vb güçsüzlükten dolayı Batı tarafından kendisine empoze edilen “sen busun”’u benimsemekte bir sakınca görmeyen Doğunun, (özellikle İslam dünyasının) ortaçağlarda yaşadığı altın çağı yeniden yaşamak istiyorsa, kendi tanımını yapması ve kimliğini ontolojik bir sorgulamadan geçirerek “kendini bilmesi” zorunludur. İyi tarafı bu zorunluluk Doğu dünyası tarafından fark edilmiş durumdadır ve bu fark etme eylemi, kendimi tanımlama girişimlerini de beraberinde getirmiştir. Sözünü ettiğimiz bu “kimlik tanımlama ve var oluş inşa etme” girişimlerinden birinin sahibi Corci Zeydan’dır.

 

Corci Zeydan

 

1861 yılında Ortodoks mezhebine mensup Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Corci Zeydan, istikrarlı bir eğitim hayatı sürdürebilme imkanına sahip olmamasına rağmen, kendisini geliştirmeyi başarmış olan bir düşünce adamıydı. Gençliğinde bir süre tıp eğitimi almış olmasına rağmen, gerek eğitim sürecinin uzun olması gerekse içinde bulunduğu maddi sıkıntılar sonucu eğitimini yarım bırakarak sosyal bilimlere yöneldi. Edebiyat, tarih ve dilbilimleri ile meşgul oldu. 1884 yılında ez-Zamân gazetesinde çalışmaya başlayan Zeydan, Sudan’a giderek Gordon Paşa’yı kurtarmakla görevlendirilen İngiliz birliklerine tercümanlık ve rehberlik yaptı.[1] İngiltere, Fransa ve İsviçre’yi kapsayan bir Avrupa seyahatine çıktığı sırada, özellikle İngiltere’de, Avrupa oryantalizmini tanıma fırsatı buldu. Bir süre el-Muktetaf gazetesinde görev çalıştıktan sonra, 1892 yılında, ömrünün sonuna kadar yayınlanmaya devam edeceği el-Hilâl gazetesini kurdu. 1914’te Kahire’de öldü. Avrupa’ya düzenlemiş olduğu iki seyahat dışında, ömrünün tamamı Kahire’de geçti.[2] İstikrarlı bir eğitim hayatı olmamasına rağmen, başta kendi gazetesi el-Hilâl olmak üzere, çeşitli gazetelerde yayınladığı sayısız makalenin yanında onlarca eser kaleme aldı. Bunların içinde birçoğu edebi değerden yoksun olan tarihi romanlar, karşılaştırmalı dilbilim ve akademik tarih metinleri vardır. Arap tarihçiliğinde önemli bir yer edinmeyi başarmış olan Zeydan’ın en önemli eserlerinden birisi, Zeki Megamiz tarafından Türkçeye de çevrilmiş olan “İslam Medeniyeti Tarihi”’dir. İngilizce, Latince, Fransızca ve Almanca gibi batı dillerinin yanında İbranice ve Süryanice biliyordu.[3]

Tarih, Sami dilleri ve karşılaştırmalı dilbilimleri alanında çalışmaları olan Zeydan, eserlerinde, oryantalistlerin kullandığı metotları kullanmasının yanında,[4] İslam’a bakış noktasında “oryantalistçe” bir duruş sergiledi. Gençliğinde bir dönem eğitim aldığı Beyrut Amerikan Koleji’nde, hayata bakması için kendisine, misyonerler tarafından Batılı bir pencere sunulmuş olan Zeydan’ın Batıcı bir Arap aydını olduğunu söylemek mümkündür. O kendisini, Batı kültür ve medeniyetini Araplara aktarmaya adamıştı. Arapların bu şekilde milli bir bilince ulaşacağını savunmaktaydı. Arapçayı Arap kimliğinin temel unsuru olarak görmekte, İslam dininin mukaddes kitabı Kur’ân-ı Kerîm’i, Arap diline sağladığı katkıdan dolayı önemsemekteydi. Arapları birleştiren şeyin din değil; ortak tarih, dil ve kültür olduğunu söylüyor, Suriye-Mısır eksenli bir Arap milliyetçiliğini savunuyordu. Fakat şunu da ifade etmek lazımdır ki, Corci Zeydan, dinselliği dışlayan bir pan-arabizmin temellerini atmış olsa da, bunu politik bir teori haline getirmemiştir.[5]   

Toplumun temel inancının bilim olması gerektiğini düşünen Zeydan’a göre, tarih, savaşların, fetihlerin ve devletlerin tarihi değil, kültür ve medeniyetlerin tarihi olmalıydı. Din, sosyal uyumu sağlayan çok sayıdaki faktörden yalnızca biriydi.[6] Onun dine olan yaklaşımı, kuşkusuz Hıristiyan da olmasının etkisiyle, İslam medeniyet tarihini değerlendirirken İslam dininin etkisini ihmal etmesi sonucunu doğurdu ki, böyle bir ihmalin bedelinin ne olacağı açıktır. Nitekim Corci Zeydan’ın “İslam Medeniyeti Tarihi” başlıklı kapsamlı eseri, tüm olumlu yanlarına rağmen, istatistik ve araştırma şaheseri de olsa “insanı anlama” açısından eksik bir eserdir. Bunun yanında onun, tarih metodolojisi ile ilgili olarak klasik İslam tarihçilerini yalnızca olayları naklederek “onların akla uygunluklarına ve tarihi hakikatlerin zihinlerde daha iyi şekillenmesine pek az önem vermekle” suçlaması[7] anlaşılabilir olsa bile, bizzat kendisinin, eleştirmiş olduğu İslam tarihçilerinin rağbet etmemiş oldukları mitolojik rivayetleri kaynak olarak kabul etme eğiliminde olması, kendi tarih anlayışı ile paradoksal bir görüntü sunmaktadır.

 

İslam Medeniyeti Tarihi

 

Corci Zeydan’ın 1902-1906 yılları arasında kaleme aldığı “İslam Medeniyeti Tarihi” adlı eseri, İslam dininden önceki Arap toplumundan başlayan ve Abbâsiler devrini de içeren zaman aralığını konu edinmektedir. Bu bir anlamda Arap tarihi demektir. Pan-arabist düşünce yapısına sahip olan Zeydan, İslam dinini Arap kimliğini oluşturan etkenlerden biri olarak görmediği için “İslam Medeniyeti Tarihi”’ni bir “Arap Medeniyeti Tarihi” olarak kaleme almıştır. Bu noktada Arap uyanışının hareket noktası olarak İslam dinini değil de, İslam peygamberinin doğumundan kısa bir süre önce meydana gelen Fil Olayı’nı görmesi oldukça açıklayıcıdır. Onun Fil Olayı’nı milat olarak kabul ettiği “Arap Uyanışı Kuramı”’ndan daha sonra bahsedeceğiz. Şimdi onun eserine geri dönelim.

Corci Zeydan’ın İslam Medeniyeti Tarihi, Zeki Megamiz tarafından Türkçe’ye çevrildiği şekliyle beş ciltten oluşmaktadır. Eserin birinci cildi, siyasal tarih olarak tanımlanabilir. Yazarın; tarihe olan yaklaşımı, kaynaklarla ilgili çalışmaları, daha önceki tarihçilerle ilgili eleştirileri, faydalandığı kaynakların isimleri ve eserin hazırlanması aşamasında yaşadığı zorluklar vb konulardan bahsettiği bir “Müellifin Önsözü” ile başladığı ve “Araplar ve Medeniyet” başlığı altında, Arapların medeniyet algıları ve İslam öncesi siyasal, sosyal, dinsel ve ekonomik durumlarını anlatarak devam ettiği yapıtın bu ilk cildinde, İslam dininin ortaya çıkışı, yayılışı, Hulefây-ı Râşidîn, Emeviler ve Abbasiler devri konu edilmekte, yeni kurulmuş olan İslam devletinin idari teşkilatı, hükümet görevlilerinin maaş ve yetkileri ve devlet ile toplum arasındaki ilişkinin oluşturduğu yükümlülükler konu edilmektedir. İkinci cilt bir ekonomi tarihidir. Ekonominin ve maddi birikimin kültür ve medeniyete olan etkisinin anlatılmasıyla başlayan metin, Hz. Peygamber döneminden başlayarak Abbasiler döneminin sonuna kadar halifelerin, komutanların ve valilerin maddi imkanlarını ve servetlerini konu edinmekte, İslam devletinin yayılmış olduğu alanda bulunan eyaletlerden ne kadar gelir elde edildiğini ve bu gelirlerin ne şekilde düzenlendiğini ve kullanıldığını işlemektedir. Devletin gelirleri ile ilgili karşılaştırmalar ve yorumlar yapılmakta, dönemler halinde şekillendirilmiş bir ekonomi tarihi cetveli sunularak, hangi dönemlerde devletin giderlerinin çoğaldığı, hangi dönemlerde azaldığı konuları tespit edilmekte ve bu tespitler üzerinden dönemin ekonomik yapısı irdelenmektedir. Burada belirtmekte fayda gördüğüm bir nokta var: ünlü tarihçi Zeydan, ekonomik parametreleri irdelerken zaman zaman bunaltıcı da olabilen bir istatistik dehası edasıyla rakamlar vermekte, yaşadığı dönemle kıyas yaparak (20. yüzyılın başları) akıl yürütmekte ve okuyucunun zihninde somut bir ekonomik tarih şekillendirme girişiminde bulunmaktadır.

Eserin üçüncü cildi, tarihin, bir kültür ve medeniyet tarihi olması gerektiğini düşünen yazarın, kendi tarih yorumunu en iyi şekilde yansıttığı bölüm olup, temel anlamda bir bilim-kültür tarihidir. Yazar, İslam’dan önce Arapların sahip olduğu ilim ve kültürü anlatmakla başladığı üçüncü ciltte, yine muazzam bir kaynak bilgisi ve kıskandırıcı istatistiksel veriler eşliğinde, Arap entelektüalitesinin tarihini ortaya koymaktadır. Okuru, mitoloji, şiir, astroloji, retorik, matematik, tarih ve felsefeden tutun da, fıkıh, kelam, hadis, tefsir vb teolojik bilimlerin hiçbirisinin unutulmadığı bir düşünce tarihi ile karşı karşıya bırakmaktadır.

Corci Zeydan’ın İslam Medeniyeti Tarihi’nin son iki cildi, toplumsal bir tarih inşası olarak göze çarpmaktadır. Toplumu oluşturan unsurların sosyal, siyasal, ekonomik ve düşünsel dimağları, Araplar ile diğer milletler arasındaki ilişkilerin yapısı vb konuların yanı sıra, Şuûbîler, Bermekîler, Eyyûbîler gibi hanedanlarla ilgili bilgilerin verildiği söz konusu ciltlerde, Endülüs Emevileri, Fâtımîler, kısmi olarak da Türkler, Selçuklular ve Moğollardan da bahsedilmektedir. Bunun yanında sosyal ilişkiler, saray hayatı, mimari yapılar, dinsel ve sosyal kurumlar irdelenmektedir.

 

Arap Uyanışı Kuramı

 

Corci Zeydan, Arapların, İslam dininin ortaya çıkışından bir asır öncesine kadar önemli insanlar yetiştiremediklerini, aksi olsaydı, bunu bileceğimizi söyledikten sonra, önemli kişilerin İslam dininin ortaya çıkışından hemen önce yetiştiklerini ifade ederek Arapların, İslam dininin ortaya çıkışından bir süre önce, büyük bir uyanış hareketi içine girmiş olduklarından bahseder. Bu düşüncesini şöyle ifade eder:

 

“Şuarâ, hutabâ ve hukemânın ancak zuhur-ı İslam’dan evvelki son asırda def’aten zuhur etmeleri bir intibâh-ı Arabî devri veya bir i’tilây-ı edebi devri teşkil eyler. O intihâb veya i’tilâ şiir ve edebiyata münhasır kalmadı. Dine dahi şamil oldu. O sırada bir intihâb-ı dînî bekleniyordu. Herkes itikâdât ve ibâdâtta perişan bir halde bulunuyor, kime icrây-ı ibâdet, kimden taleb-i hayr ve şefaat edeceğini bilemiyordu. İtikâdât birbirine öyle bir karışmış idi ki, bir adam esnâma kurban kestiği halde aynı zamanda Allah’a ibadet ediyordu. (…) Bir peygamberin zuhur edeceği dilden dile dolaşıyordu.”[8]

 

Görüldüğü gibi Zeydan, İslam dininin doğuşunu bile Arapların içinde girmiş oldukları “Rönesans” sürecine bağlamakta, İslam dininin kutsal metinleri tarafından “Cahiliye Dönemi” olarak tanımlanan İslam öncesi Arap toplumunu, İslam’ın hazırlayıcısı olarak savunmaktadır. Kuşkusuz böyle bir açısını geliştirmesi, İslam dininin doğru yol olduğunu kabul etmeyen biri olarak, onun açısından son derece mantıklı ve açıklayıcıdır. Çünkü bu şekilde hem İslam dininin semâvî bir din olmadığını kanıtlamakta, hem de pan-arabist ideolojiye temel olan bir Arap kimliği ortaya koymaktadır. Corci Zeydan tarafından hararetle savunulan bu milliyetçi tez, geleneksel inanış olan “İslam dininin Arapları medenileştirdiği” düşüncesinin reddedilmesine yol açan önemli faktörlerden biri olacak, Müslüman olmayan Arapların da benimseyeceği bir Arapçılığın zihinsel yapısının hazırlanmasına hizmet edecekti.

Corci Zeydan, aslında Arapların medenileşme ve gelişme yeteneklerine sahip olduklarını, fakat dışarıdan gelen önemli bir tehditle karşılaşmadıkları için bu yeteneklerini kullanma gereksinimi duymadıklarını ve bunun sonucunda da uzun süre “cahiliye” döneminde yaşadıklarını ifade ettikten sonra, Arapların uyanmasına neden olan olayları açıklamaya koyulur. Tarihçi, ilginç “uyanış teorisini” formüle etmeye şöyle devam eder:

 

“Habeşlilerin kable’l-İslam en sonu iki asırda Yemen’e ve kable’l-hicre birinci asrın ortalarında Mekke’yi feth ve Kabe’yi istila etmek üzere Hicaz’a vuku bulan tecavüzlerden Arapların duçar oldukları mesaib o kabilden olan, yani onları hal-i intibâha getiren vekâyi’ cümlesindendir. (…) Habeşlileri görünce duçar oldukları muhataranın derecesini anlayarak düşmanı def-ü tenkil etmek için ittihadın lüzumunu derhal takdir etmişler ve o sayede Habeşlileri memleketlerinden def eylemişlerdir. İşte bu andan itibaren düşünmeye, teâlî ve izhar-ı meziyet etmeye başlamışlardır. Araplar o vakayı (Âmu’l-Fîl=Fil Senesi) namıyla kendileri için bir tarih başlangıcı ittihaz eylemişlerdir ki, vak’a-i mezkûrenin Araplar üzerinde ne kadar tesir icra ettiği bununla da anlaşılabilir. (…) maamafih (Âmu’l-Fîl) Arap uyanışının büsbütün esası olmasa bile herhalde Habeşlilerin Yemen’e tecavüzleri Araplarda bir uyanmanın başlamasına bais olmuş ve daha sonra Hicaz’a geldiklerinde o intibah bir kat daha genişlemiş ve gelişmiştir. Bununla beraber eshâb-ı intibâh her ne olursa olsun şûrasını teslim etmek lazım gelir ki, bilâd-ı Arab İslamiyyeti kabul ve ona muzaheret etmek için kable’l-İslam bir intibâh-ı edebî ve dini hazırlamışlardı. Bunun gibi bir uyanış alelekser her dinin zuhurundan evvel o dini kabul etmek için kabiliyet ve isti’dad lüzumludur.”[9]   

 

Habeşlilerin, Hicaz’ı istila etme girişimlerinden önce Yemen’e saldırmalarının “Büyük Uyanış”’ın başlangıcı olduğunu, daha sonra Yemenlilerin Hicaz’a yürümeleri üzerine bu uyanışın kapsamlı ve güçlü bir hale geldiğini vurgulayan yazarın, Arap rönesansının köklerini İslam dininin dışında bir yerlerde aramak istemesi anlaşılır olsa da, böyle büyük bir sosyo-kültürel değişim-gelişimi Habeşlerin istila girişimine bağlaması akıllara zarardır. Kaldı ki bu açıklama biçimi, kendi tarih yorumuna da ters düşer. Tarihin, bir savaşlar ve devletler tarihi olmadığını, tarihi oluşturan şeylerin medeniyet ve kültür olduğunu vurgulamakta olan yazarın, belki de asırlarca sürmüş olan değişimi istilalara bağlaması mantıksız olmasının ötesinde, İslam dinini göz ardı etme çabasının beceriksiz bir sonucu gibi durmaktadır. Bunun yanında İslam öncesi Arap tarihini anlatırken başta Tevrat olmak üzere kuşku dolu metinleri kaynak olarak kabul etme eğiliminde olmasına rağmen, Fil Olayı’nı anlatan Kur’ân-ı Kerim’deki “Fil Sûresi”’ne hiç vurgu yapmaması da üzerinde düşünmeye değerdir.

 

Zeydan’ın Türklere Bakışı

 

Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi’nde, Türklere karşı acımasız bir duruş sergiler. İslam medeniyetinin inşa edilmesi noktasında hiçbir katkıları yokmuş gibi davranmasının yanında, onları, savaştan başka bir meşguliyetleri olmayan bir toplum olarak niteler. Şöyle yazar:

 

“Türklerde o sıralarda vücut kuvveti ve şecaatte, maharetle ok atmakta, at üzerinde yolculuğun meşekkat ve zahmetlerine tahammülde, muharebelerde sebat göstermekte diğer kavimlerden mümtaz bir mevki’ sahibi idiler. Ul’m ve maarif ile, hususiyle felsefe ve tabiat ilimleri ile iştigale ise hemen hiç ehemmiyet vermezlerdi. Türklerden İslam medeniyeti devirlerinde ulûm ve maarif ile iştigal edenler pek nadir idi. Hatta bu hal büyük bir şöhret aldığı için bir Türkün tabiat ilmi ile uğraşması hayreti mucib oluyordu.”[10]

 

Yukarıda alıntıladığımız ifadeler, Zeydan’ın, İslam medeniyetini yalnızca Arapların eseri olarak görmek istediğinin göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam öncesi Türk tarihi ile ilgili bilgi eksikliği ve kaynak yetersizliği gibi birtakım mazeretlerle Türklerin İslam öncesi dönemleri ile ilgili ifadeleri “olabilirlik” düşüncesi ile karşılamak mümkün olsa da, İslami dönemde Türklerin bilime önem vermediğini söylemek anlaşılır bir açıklama değildir. Yazar bu ifadeleri ile Ömer Hayam, Nâsıreddîn-i Tûsî, İbn-i Sînâ, İmam Gazâlî, Ebû Reyhân el-Birûnî, el-Kindî, Ali Kuşçu, Fârâbî vb sayısız düşünce ve ilim insanının ismini duymamış gibi davranmakta, ideolojik bir yönelim uğruna, Türklerin entelektüel yeteneklerini göz ardı etmektedir. Corci Zeydan, bunun dışında Türklerden bahsettiği her yerde yağmacı, çıkarcı, toplumun düzenini bozan ve “halkın” kendilerinden korktuğu bir “kitle”’nin tasvirini yapmaktadır. Onun ifadelerinde Türklerin kimliği yoktur. Soyut bir genelleme olmaktan öte gitmezler.

Corci Zeydan’ın Türklere olan bakışının, batılı oryantalistlerin doğuya olan bakışı ile benzer olduğu dikkat çekmektedir. Bu durum, Zeydan’ın, oryantalizmin metotlarını kullanması ile ilgilidir. O, adeta bir “Arap oryantalisti” gibi davranarak Türklere o pencereden bakmıştır. Bu bakışın nedeni, yazarın pan-arabist zihniyetinden ve İslam dinini göz ardı eden Arapçı tarih okumasından kaynaklanmaktadır. Aksi yönde bir bakış açısı kendi dünya görüşünü ve tarih felsefesini değersiz kılacağı için, kalıplarının dışına çıkmayarak “Arap Uyanış Kuramı”’nın bir uzantısı olan bakış açısını Türkler üzerine de uygulamıştır. İslamiyet sonrası Türklüğünü gerçekçi ve nesnel kaygılarla değerlendirmeye çalışsaydı, Müslüman Türklerin, İslam dinini kabul ettikten sonra gerçekleştirdikleri “Büyük Uyanış”’ı kabul etmek zorunda kalacak, bu durum ise onun, Fil Olayı ve Habeş istilası ile temellendirdiği “Arap Uyanışı Kuramı”’nı büyük ölçüde değersiz hale getirecekti. Türklerin Müslüman olmadan önceki durumları ile Müslüman olduktan sonraki durumlarını eşitleyerek bir anlamda kendi tezine sanal bir destek sağlama yoluna gitmiş olması, bu şekilde açıklayabileceğimiz bir durumdur.  

 

Sonuç ve Değerlendirme

 

Yazımızın başında, oryantalizmin bakışı altında ezilip büzülen Doğu’nun, kendisini tanımlayacak yerli aydınlara ihtiyacı olduğunu söylemiş, Zeydan’ın, bu yerli aydınlardan biri olduğunun altını çizmiştik. Onun, Arap tarihini irdelemesi açısından bu tespitte bir sorun yoktur, ancak oryantalist bakış açısını kullanması ve “Araplığı” batılıların “Batı’yı algıladığı gibi” algılaması, kendi düşünsel evrenini tutarsız kılmıştır.

Oryantalist olmanın temel şartı, batılı olmaktır. Corci Zeydan ise oryantalist algının nesnesinin bir ürünü olduğu için ontolojik olarak oryantalist olması mümkün değildir. O bir oryantalist değildir, fakat gerçek şu ki, bir oryantalist gibi davranmış, kendi “Doğu”’sunu üretmiş ve bu “Doğu”’yu nesne edinerek oryantalist metotlarla yorumlama çabasına girişmiştir. Bunun sonucunda, içinde yetişmiş olduğu dünyanın can damarlarından biri olan İslam dininin etkisini görmezden gelmiş, aynı görmezden gelişi, İslam dini ile paralel olarak Türkler üzerinde de kullanmıştır. Türklerden bahsederken “bir kabileden bahseder gibi bahsetmiş”, onların gerçek rolünü yansıttığı anda, İslam dininin Arap tarihi üzerindeki rolünü de yansıtmış olacağının farkında olduğu için sınırlı bir alanın içinden çıkmamıştır.

Corci Zeydan, “Doğulu bir oryantalist”’tir. Bu durum, onun, olağanüstü yeteneği ile oryantalizmin kurbanı olmasına neden olmuş ve “yerel bir tarihçi,” “milliyetçi bir ideolog” olarak “Doğu”’yu bütüncül, gerçekçi, nesnel ve olduğu gibi anlamasını engellemiştir. İslam’a ve Türklere, oryantalistlerin baktığı gözlüklerle bakmış, bunun sonucunda da, Arap tarihinin en temel unsurları olan İslam dinini ve Türkleri, dolayısıyla da Arapları ve Araplığı anlayamamış, yanlış anlamıştır.

Sonuç olarak; Corci Zeydan büyük bir araştırmacı ve takdire değer, hayranlık uyandırıcı bir birikime sahip olan etkili bir tarihçidir. 20. yüzyılın en etkili İslam tarihçilerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve eseri, görünen o ki, daha uzun yıllar boyunca İslam tarihi çalışan araştırıcılar için temel referans olmayı sürdürecektir.

 

Mustafa ALİCAN



[1] Wiebke Walther, “Zaydan, Djurjî”, EI, XI, Leiden 2002, s. 476; Ign. Kratschkovsky, “Circî Zeydân,” İA, III, Eskişehir 1997, s. 194.

[2] Kratschkovsky, “Circî Zeydân,”, s. 195.

[3] Walther, “Zaydan, Djurjî”, s. 477; Muharrem Çelebi, “Corci Zeydan”, DİA, VIII, İstanbul 1993, s. 69-70.

[4] Kratschkovsky, “Circî Zeydân,” s. 195.

[5] Çelebi, “Corci Zeydan”, s. 70; Corci Zeydan’ın düşünce eksenindeki dil, tarih ve Arap milliyetçiliği ile ilgili İngilizce bir metin için bakınız: Thomas Philipp, “Language, History, and Arab National Consciousness in the Thought of Jurji Zaidan (1861-1914)”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 4, No. 1. (Jan., 1973), pp. 3-22.

[6] Çelebi, “Corci Zeydan”, s. 70.

[7] Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, I, Sadeleştiren: Mümin Çevik, İstanbul 1976, s. 4.

[8] Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, I, s. 36.

[9] Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, I, s. 37-38.

[10] Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, IV, Çeviren: Zeki Megamiz, İstanbul 1978, s. 300-302.

Yorum Yaz